top of page
Search

Bir Başkan, Bir Petrol Kuyusu ve Maduro'nun Sonu...

Bir ülkenin kaderi bazen sandıkta değil, toprağın altında belirlenir. Venezuela da o ülkelerden biri. Üzerinde milyonlar yaşar ama asıl kalabalık yerin altındadır: petrol, yani modern dünyanın kanı. Nicolás Maduro bu hikayede ne bir kahraman ne de bir şeytandır. O, yalnızca tarihin yanlış tarafında duran bir isimdir. Yanlış taraf derken; sermayenin, finansın ve küresel iktidarın karşısında duran taraftan söz ediyorum.


Kapitalizm açısından mesele basittir. Karl Marx’ın söylediği gibi sermaye duramaz; genişlemek zorundadır. Yeni pazarlar, yeni hammaddeler, yeni bağımlılıklar ister. Venezuela ise “dur” demiştir. Petrolü metalaştırmak yerine kamusal bir varlık olarak görmüştür. İşte suç burada başlar.


Maduro’nun şahsında yargılanan şey bir lider değil, bir tercihtir.


Tarih çoğu zaman liderlerin isimleriyle değil, kaynakların kaderiyle yazılır. İsimler değişir; petrol aynı kalır. Venezuela’nın hikayesi de tam olarak budur. Bir başkanın, bir ideolojinin ya da bir seçim sonucunun değil; yerin altındaki zenginliğin yukarıdaki düzenle çatışmasının hikayesi. Nicolás Maduro bu hikayede bir semboldür. Ne ilk hedef alınan liderdir ne de sonuncu olacaktır. Ondan önce Musaddık, Allende, Noriega, Kaddafi vardı; ondan sonra da başkaları olacaktır. Çünkü mesele kişiler değil, itaat etmeyen egemenliklerdir.


Kapitalist dünya düzeni, özellikle de onun merkez gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, doğal kaynakların “yanlış ellerde” olmasına tahammül edemez. Yanlış el, halktır. Doğru el ise piyasadır. Sermaye her zaman genişlemek zorundadır. Bu genişleme bazen ticaretle, bazen borçla, bazen darbeyle, bazen de demokrasi ihracı adı altında olur.


ABD gözünden Venezuela, bu güvenliği tehdit eden bir istisna olarak görüldü. Çünkü petrolünü kamusal bir varlık olarak tanımladı. Çünkü çok uluslu şirketlere “buyurun” demedi. Çünkü IMF reçetelerini sorguladı. İşte bu yüzden sorun başladı. ABD’nin Venezuela’ya yönelik baskıları bir anda ortaya çıkmadı. Bu, uzun bir emperyalist geleneğin devamıdır. 1953’te İran’da Başbakan Musaddık, petrolü millileştirdiği için CIA ve MI6 destekli bir darbeyle devrildi. Yerine Batı’ya sadık bir Şah getirildi. Hukuk vardı, anayasa vardı ama kanunların ruhu sermayeye teslim edilmişti. 1973’te Şili’de Salvador Allende, sandıkla geldi ama sandıkla gönderilmedi. ABD destekli darbe, Pinochet diktatörlüğünü doğurdu. Şili, neoliberalizmin laboratuvarına dönüştürüldü. Demokrasi mi? Sonra konuşulacaktı. Önce piyasalar rahatlatılmalıydı. 1989’da Panama’da Manuel Noriega, bizzat ABD askeri operasyonuyla yakalanıp ABD’ye götürüldü. Gerekçe yine tanıdıktı: uyuşturucu, güvenlik, istikrar. Asıl mesele ise kanal ve bölgesel denetimdi. Yani coğrafya ve çıkar.


Bu zincir, Venezuela’ya gelene kadar hiç kopmadı.


Burada Lenin’i hatırlamamak mümkün değil. Lenin, emperyalizmi kapitalizmin ahlaksızlığı olarak değil, en yüksek ve kaçınılmaz aşaması olarak tanımlar. Finans kapital egemen olur, dünya paylaşılır ve bu paylaşımın dışında kalmak isteyenler cezalandırılır. Venezuela’nın suçu tam olarak budur: paylaşımın dışında kalmak istemek. Modern emperyalizm artık doğrudan işgal etmek zorunda değildir. Ambargo yeterlidir. Finansal izolasyon yeterlidir. Medya yoluyla meşruiyet aşındırmak yeterlidir. Bir ülkeyi fakirleştirip sonra “bakın, yönetemiyorlar” demek yeterlidir. Bu, silahsız ama etkili bir savaştır.


Tam bu noktada Montesquieu’nun Kanunların Ruhu Üzerine eserindeki temel fikir ters yüz edilir. Montesquieu’ye göre kanunlar toplumun ruhunu yansıtmalıdır. Oysa küresel kapitalist düzende kanunlar, sermayenin ruhunu yansıtır. Aynı ambargo bir ülkede “hukuk”, başka bir ülkede “insan hakları ihlali” sayılmaz. Hukuk evrensel değil, seçicidir.


Maduro’nun yönetimi tartışılabilir. Ekonomik hatalar, siyasal baskılar, yapısal sorunlar elbette vardır. Ama sosyalist bakış açısı şunu sorar: Neden benzer hatta daha ağır ihlaller, kapitalist müttefiklerde sorun edilmez? Neden petrol dostu rejimler istikrarlı, petrolünü kamulaştıranlar tehdittir?


Bu soru bizi daha da geriye götürür: Sokrates’e. Sokrates, Atina’da düzeni sorguladığı için yargılandı. Suçu, yasaları ihlal etmekten çok daha derindi: itaati sorgulamak. Venezuela da bugün aynı nedenle yargılanıyor. Küresel düzene itaat etmediği için. Bu yüzden Maduro’nun sonu, bir kişinin sonu değildir. Bu, bir uyarı hikayesidir. Dünya şunu duymaktadır: “Kaynağın varsa ve onu halk adına kullanmak istiyorsan, bedel ödersin.”



Türkiye açısından da bu hikaye uzaktan izlenen bir Latin Amerika masalı değildir. Enerji, egemenlik ve bağımsız politika arayışı olan her ülke için Venezuela bir aynadır. O aynada görülen şey şudur: Küresel kapitalizm, sınırları tanır ama egemenliği tanımaz.


Sonuçta geriye şu soru kalır:


Bir başkan giderse sorun çözülür mü?

Hayır. Çünkü mesele başkan değil, petrol kuyusudur.


Maduro gider, başka biri gelir. Ama petrol kamusal kaldığı sürece hikaye değişmez. Kapitalizmin tahammül edemediği şey bir lider değil; itaatsizlik ihtimalidir.


Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

Petrolün olduğu yerde hukuk, ancak sermaye izin verdiği kadar konuşur.


Bilim ve felsefe ile kalın...




 
 
 

Comments


© 2025 by Spirit of Science. All rights reserved.

bottom of page